Değerli blog okurlarım,
Bir deneme olarak yazmaya başladığım bloguma, işlerimin yoğunluğu sebebiyle son vermeye karar verdim. İleriki bir tarihte farklı bir formatla ve bambaşka konularla tekrar burada olabilmek dileğiyle, beni okuyan,yazılarıma yorum yapan herkese teşekkür ederim.
Saygılarımla...
29 Mart 2008 Cumartesi
Veda
06 Şubat 2008 Çarşamba
Dolunaya İnat!
Katran karası bir geceyi haziran bulutlarının arasından yırtarak, avuçlarında kıpır kıpır yıldızlarla odamın penceresini tıklattı dolunay...
"Sana Samanyolu getirdim" dedi ve bütün gökkubbeyi yeryüzüne indirmiş gibi mağrur, gülümsedi koltuğumun başucunda...
Ayla yıkanmanın keyfini sürdüm bir müddet...
Sonra penceremi açıp onu içeri aldım.
Efsunlu ışıklar saçarak, eteğindeki aydınlığı kitabıma, rakı kadehime, can eriklerime doladı.
Gecikmiş bir bahar, çekirge sesleri ve iğde kokularıyla içeri daldı hemen peşisıra... telâşla...
Şiirler doldu odama, mısra mısra...
Feneralayları geçti aklımdan; uzak denizler ve göç yolları geçti...
Dolanıp dolunayın kanadına, uçmak istedim...
* * *
Lâkin bırakmadı hayat...
Duyduk ki, güvercinleri kurşuna dizmişler arka bahçede...
Gülleri kesip, dikenleri büyütmüşler korku belâsına.
Toprağın bire bin verdiği ülkede mayın döşemişler sevdaya giden yollara...
Aşklar uzak, sevişmeler tuzakmış.
Dişlerinde kalleş ışıkların parıldadığı kurtlar, çeteler halinde boğazlayacak kurban arar olmuşlar dolunay geceleri...
Pas ve küf kokuyormuş eskiden nergislerin açtığı sokaklar...
Öylesine büyükmüş ki sis perdesi, ne yakamoz görüyormuş gözler, ne çoban yıldızı...
Güneş ülkesi, çocuklarını gömüyormuş lanetli karanlığın koynuna... ve öfke büyüyormuş sevda toprağının ana rahminde...
Doğa ne kadar cömertse, hayat o kadar bencilmiş evlâtlarına karşı... Bolluk içinde aç, varlık içinde yoksul, denizler ortasında susuz yaşar olmuşlar.
Ve ülke, aldırmadan doğanın gözkamaştıran büyüsüne, doludizgin koşuyormuş ölüme..
Prangalar... savaş tamtamları... ve ağıtlarla...
* * *
Dolunay, Samanyolundan ışıklarla eteklerinde; "Haydi" diyordu penceremin dibinde; "Haydi... ebedi baharın ülkesine..."
Lâkin dolunaya inat; öylesine bitkin ve naçar ki hayat...
Kopamadım akşam haberlerden.... dünyevi kederlerden... kelepçelerden...
Açıp penceremi, salıverdim dolunayımı, Cahit Külebi'den bir şiir fısıldayarak kulağına:
"Bir gün geleceğim / Alıp şu başımı / Bir gün geleceğim
"Belki de Haziran / Bulacak naaşımı / Belki de Haziran..."
Haziran, bir yılgının naaşını kaldırırken, dolunay eteklerinden efsunlu yıldızlar saçarak uzaklaştı.
Bakakaldım peşinden...
Ne gözümü alabildim... ne göze alabildim...
05 Ocak 2008 Cumartesi
Günlüğümden- Ankara Düşünceleri
Büyük umutlar tam Ankara'ya göredir çünkü Ankara büyük umutların cinayetinde daha başarılıdır.Katliamlar şölendir,insanlar şölenlerde yas tutar alkışlayarak..Sisteme kayıtlı tüm düşünce yapınızı silmeyi hedefleyen bu gri şehre siz ne yaparsanız yapın yaranamazsınız..Gitmeyen bilemez, alt tarafı bir şehir ne kadar kötü olabilir ki diyenleri duyar gibiyim..Bir caddenin insanı yuttugunu biliyorum ben, girince bambaska biri oluveriyorsunuz, hani şu toplumda pek yyaygın,tikylerden..Hani düşük bel kot pantolonun içinde bir karış bacakları varmış gibi görünen koltukaltında emanet minnacık çantalı,sarı röfleli, fönlü hatunlardan yada,eski çarıkları andıran rengarenk ayakkabılı,jölenin tüm akışkanlığını gösteren parlak kafalı ,kasıntı adamlardan..Bu cadde meşhur Tunalıhilmi Caddesi..Arjantin Caddesi'nin kesiştiği Ankara’nın ilk önemli caddesi..Eskiden en yeni kıyafetlerin görücüye cıkartıldıgı,en leziz yemeklerin sergilendiği,en moda giysilerin satışa sunuldugu yerler şimdi bir kısır döngünün kucagında yokoluşa,tükenişe sıralanıyor hatta..Korkuyorum Kuğulu Park'ta hiç kuğu kalmayacak diye,gercekten korkuyorum.Şehrin göbegindeki tek yeşil alan Botanik Parka da gri bloklar dikecekler diye..Geceleri çığlık çığlığa publarda eglenenlerin gündüzkü mazbut memurlar olduguna kim inanır..Sedat bey, iki çocuklu Sedat bey 10 yıllık memur hayatında bir kez bile karısına ihanet etmeyen Sedat Bey'in çocuklarına ve karısına ihanet ettiğine kim inanır..Evli barklı geçkin kadınların, küçük erginleri yoldan cıkardıgına..Sokakları arşınlayan liseli kızların,okuldan baska heryerde boygöstermesine..Okula gelmediği halde, geldi görünen Necla ögretmenin baş savcı kocasının ona torpil yaptırdıgını kime ispat edebilirsiniz ki..100 kontüre,bir kot pantolona yarınlarını satan yürekleri, minik avuçlarından bile daha çelimsiz küçük kızları..Okullardaki çıkmazdan kimin haberi var ya da haberi yokmuş gibi davrananlar kim..Paralı okullarda okuyan ögrencilerin artıkları ile beslenen büyük yolsuzluklara..Her gün vatanı satan, satışa çıkaranlara resmi evrakları verenler de bizden birileri..Ve biz, bunca olan bitenin ortasında yaşarken,seyretmekten aldıgımız keyfi birgün bizim başımıza gelmeyecek felaketler olduguna inandırdığımız beynimizin gölgesinde izlerken,hiç düşünmüyor muyuz ki,ülkenin yönetildiği bir başkentin en çok yanlışlığı karnında taşıdığını ve hergün yeni mantık dışı bir şeyin hayatımızda can buldugunu..
25 Aralık 2007 Salı
6...
18 Aralık 2007 Salı
Günlüğümden-Yalnızlık Sayıklamaları
Yağmur olayım yağayım diyordum
Yıkardım, belki arınırdı çaresizliğimiz.
Etrafıma bıraktığım acı enkazlarının altından çıkamıyordum artık. Hareketsiz kalıyordum bu hayatın içinde. Ben kımıldadıkça depremi artıyordu hayatımızın. Gittikçe enkaz yığılıyordu üzerimize. Artçı depremlerden korkuyor ve kımıldamıyordum artık hiç.
Hissiz bir duvar oluyorum artık,
İlk depremde yıkılmayı bekleyen, yorgun bir duvar.
14 Aralık 2007 Cuma
Günlüğümden
Saat 20.59
Bugün 30 Kasım 2007
Şuan otobüsteyim. Ankara'dan Bursa'ya gidiyorum.Hayatımın belki de dönüm noktasındayım yada kırılma noktasına çok yakın bir yerde...Az kaldı, son virgüldeyim sanki.Son duraksamalarım bu...Son tereddüt edişim.
Cesaretimin kapılarını sonuna kadar açtım,çok şey var dışarıda,gördüm...
Ama gözlerim neden doluyor,bilmiyorum...
11 Kasım 2007 Pazar
YOK
Özgürlük kitabının sayfaları arasına cellatların kurduğu darağacındaki ip,yarım kalan sayfayı gösteriyor.Okumaya devam edecek nice insana...
Evlilik fotoğraflarının yırtılarak kırılan çerçevelerin sokağa atılan tahtalarıyla çakılıyor çocuk tabutları...
Hiçbir genç kız taşımıyor kolyesinde sevgilisinin fotoğrafını...
ama ölüm,sayfaları oyulmuş bir aşk romanının içine gizliyor tabancasını...
-bu yazı, henüz 9 yaşındayken hayatın en ağır darbelerinden birini yiyen çocuğa ithafendir-
